Bir Şehri Duvarlar mı Korur, Adalet mi?
Tarih bazen tek bir cümleyle asırlara yön verir.
Rivayet olunur ki, Hums Valisi, Halife Ömer bin Abdülaziz’e bir mektup gönderir:
“Ey Müminlerin Emiri! Hums çarşısının duvarları harap olmuştur. Onları yeniden inşa etmek gerekiyor. Ne buyurursunuz?”
Belki herkesin beklediği cevap; “Hazine’den ödenek gönderin”, “Ustaları görevlendirin” ya da “Duvarları en sağlam taşlarla örün” şeklinde olabilirdi.
Fakat Ömer bin Abdülaziz’in cevabı, taşa değil insana; duvara değil vicdana yönelikti:
“Çarşının duvarlarını adaletle yükselt. Yolları korku ve zulümden temizle. O zaman o yapının çamur ve tuğlaya ihtiyacı kalmaz.”
İşte büyük devlet adamlarını sıradan yöneticilerden ayıran fark tam da budur.
Bugün şehirlerimizi konuşuyoruz.
Deprem bölgelerinde yeniden yükselen konutları, iş yerlerini, meydanları ve çarşıları konuşuyoruz.
Daha sağlam binalar yapıyoruz.
Daha geniş yollar açıyoruz.
Daha modern şehirler kurmaya çalışıyoruz.
Bunların hepsi elbette gereklidir.
Fakat insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Acaba şehirleri sadece beton mu ayakta tutar?
Çünkü bir şehrin kaldırımları mermer olabilir; ama insanlar birbirine güvenmiyorsa o şehir huzurlu değildir.
Binalar çok katlı olabilir; fakat adalet zayıfsa o şehir güçlü değildir.
Kameralar her köşe başını gözetleyebilir; ama vicdanlar susmuşsa güvenlik eksik kalır.
Ömer bin Abdülaziz’in yönetim anlayışının büyüklüğü tam da burada ortaya çıkmaktadır.
O, devlet yönetimini bina yapmak olarak görmüyordu.
İnsanı inşa etmek olarak görüyordu.
Ona göre adalet, devletin temeli değildi sadece; aynı zamanda devletin çatısıydı.
Çünkü adalet varsa insanlar malını korkmadan dükkânında bırakabilir.
Adalet varsa tüccar kazancını huzur içinde elde eder.
Adalet varsa fakir hakkını arayabilir.
Adalet varsa güçlü olan değil, haklı olan kazanır.
İşte o zaman şehirlerin gerçek surları ortaya çıkar.
Bugün dünyaya baktığımızda, teknolojisi çok gelişmiş ama huzuru azalmış toplumlar görüyoruz.
Ekonomisi güçlü olduğu hâlde güven duygusunu kaybetmiş ülkeler görüyoruz.
Çünkü güven, polis sayısıyla değil; adalet duygusuyla oluşur.
Bir ülkede insanlar mahkemeye güvenmiyorsa…
Liyakatin yerini kayırmacılık almışsa…
Emanet ehline verilmiyorsa…
O ülkenin en yüksek duvarları bile onu ayakta tutamaz.
Deprem bize binaların ne kadar sağlam olması gerektiğini öğretti.
Fakat hayat bize başka bir hakikati daha öğretiyor:
Toplumları ayakta tutan yalnızca beton değildir.
Adalet de en az beton kadar sağlam olmalıdır.
Hatta ondan daha sağlam…
Çünkü çöken bina yeniden yapılabilir.
Fakat yıkılan güven kolay kolay yeniden inşa edilemez.
Bugün yöneticilerin önündeki en büyük görev yalnızca yol yapmak, bina yapmak veya bütçe hazırlamak değildir.
Asıl görev, insanların devlete güvenmesini sağlayacak bir adalet iklimi oluşturmaktır.
Çünkü adaletin olduğu yerde bereket vardır.
Adaletin olduğu yerde yatırım vardır.
Adaletin olduğu yerde huzur vardır.
Adaletin olduğu yerde insanlar gelecekten korkmaz.
Aradan yaklaşık on dört asır geçti.
Teknoloji değişti.
Şehirler büyüdü.
Devletlerin sınırları değişti.
Ama değişmeyen bir hakikat var:
Bir ülkenin en sağlam duvarı taş değildir.
Bir devletin en büyük hazinesi altın değildir.
Bir milletin en güçlü silahı da korku değildir.
Hepsinden daha güçlü olan şey, adalettir.
Ve belki de Ömer bin Abdülaziz’in asırlar öncesinden bugüne bıraktığı en büyük miras şu cümledir:
“Duvarları taş yükseltmez; adalet yükseltir. Şehirleri binalar değil, güven ayakta tutar.”
Yorum bırakın