Her secde, bir sığınaktı; her dua, bir tutunmaydı hayata.
Vakit sabaha yaklaşırken, elinde Nizamülmülk’ün Seyahatnamesi vardı. Hikayeler, darbımeseller arasında kaybolmuştu. Son okuduğu hikaye, adaletin timsali Ömer bin Abdülaziz’in kıtlık zamanında halkına nasıl sahip çıktığını anlatıyordu. Yoksulluktan perişan olmuş insanların, beytülmaldan haklarını talep ederken kullandıkları kelimeler zihninde yankılanıyordu:
“Eğer hazinedekiler Rab Teâlâ’nınsa, O’nun ihtiyacı yoktur. Eğer seninse, bize karşı cömert ol. Eğer bizimse, onu bize sebil eyle!”
Bu sözleri okurken içi titredi. Adaletin ve merhametin hüküm sürdüğü bir dönemi düşünüyordu ki, birden yerin altından gelen derin bir uğultu duyuldu. Önce hafifçe sallandı, sonra hızlandı, sarsıntılar derinleşti…
Saatler 04.17’yi gösteriyordu. Korkuyla irkildi, gözleri büyüdü, zihni boşaldı.
Yer, gökyüzüne başkaldırıyor, sanki gökkubbe çatırdıyor, dünya kendi kalbinden kopup paramparça oluyordu. O an insanların dilinde sadece bir kelime vardı: “Sübhanallah!”
Eşi ve çocukları korku içinde yanına koştular. Her şey saniyeler içinde oldu ama o saniyeler, yüzyıllar kadar uzundu.
Sarsıntı durduğunda içgüdüsel bir refleksle hemen dışarı çıkmaları gerektiğini anladı. Apar topar apartmanın üçüncü katından aşağı indiler. Kapıyı açtıklarında karşılaştıkları manzara, kıyametin bir provasıydı. Karla kaplı sokak ana-baba günüydü. İnsanlar can havliyle kaçışıyor, anneler çocuklarını korumak için üstündekileri çıkarıp onları sarmalıyordu.
Gün ağarmaya başlarken,
Gecenin karanlığı yerini ağır ağır bir griliğe bırakırken, minarelerden yükselen ezan sesi duyuldu. O ezan, yüreklerdeki korkuyu bir nebze olsun dindirdi. O sabah, pek çok insan sabah namazını camilerde kıldı. Her secde, bir sığınaktı; her dua, bir tutunmaydı hayata.
Namaz sırasında bile artçı sarsıntılar devam ediyordu. Lamba sallanıyor, yer yeniden titriyordu. Ama kimse namazın rüknünden ödün vermedi. Çünkü o an, Allah’a yönelmekten başka tutunacak dal kalmamıştı…
Sabah ışıklarıyla birlikte, deprem gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmaya başladı. İnsanlar evlerine dönüp hasarı kontrol etmeye çalıştı. Ancak yetkililer, ikinci büyük bir depremin beklendiğini duyurdu. Gecenin soğuğunda dışarıda kalmak zordu ama içeri girmek daha büyük bir tehlikeydi. Derken, beklenen oldu. Saatler 13.27’yi gösterirken ikinci deprem, ilkinden daha şiddetli ve yıkıcı bir şekilde vurdu.
Ailesiyle birlikte daha güvenli olduğuna inandıkları bahçelerine gitmeye karar verdiler. Araba ile bir noktaya kadar ulaşsalar da, bahçeye varmak için bir kilometrelik yolu yürümek zorundaydılar. Yerde 50 cm kar vardı. Soğuğa aldırmadan yamacı tırmandılar. Tam bahçeye vardıkları sırada ikinci depreme yakalandılar. Dağların yürüdüğünü, toprağın dalgalar gibi kabardığını çıplak gözle gördüler.
Nihayet bahçedeki küçük taş eve ulaştıklarında, kapıyı açar açmaz içerinin suyla kaplı olduğunu fark ettiler. Orada barınamayacaklarını anlayınca bir dostlarının bahçesine sığınmaya karar verdiler. Onların da mütevazı bir evi vardı ama orada yalnız değillerdi. Akrabalar, komşular, dostlar… Kim varsa bir araya gelmişti. O küçük evde kaç kişi olduklarını saymak mümkün değildi.
O gün, o bahçede akşama doğru evin hanımı bir tencere kuru fasulye pişirdi. Hayatlarında yedikleri en lezzetli kuru fasulyeydi. Çünkü o yemek, sadece açlıklarını değil, korkularını da doyuruyordu.
Ama ertesi gün, kıtlığın gerçek yüzüyle karşılaştılar. Bir ekmek, bir bardak su, bir sıcak çay paha biçilemez hale gelmişti. İşte o an, Ömer bin Abdülaziz’in hikâyesini hatırladı.
Ve çok geçmeden, Türkiye’nin dört bir yanından yardım yağmaya başladı. Devletin, milletin seferber olduğunu gördüler. Bu toprakların vicdanı sarsılmamıştı. Dualar edildi, yardımlar paylaşıldı, acılar bölüşüldü.
O an anladılar ki, insanı ayakta tutan şey yalnızca binalar değil, merhametti.
Ve hep bir ağızdan şunu dediler:
“Hem devletimize, hem de necip milletimize şükran borçluyuz…”
Cenab-ı Hakk bir daha böyle bir felaket, acı yaşatmasın (Amin)
Yorum bırakın